Biz satranç severler her yıl tatil programı yaparken genellikle en az bir tatilimizi gözümüze kestirdiğimiz bir açık turnuvaya denk getiririz. Eskiden tatilimi ve katılacağım turnuvayı biraz da arkadaşlarımla beraber hoşça vakit geçirme mantığıyla seçerken, artık ilerleyen yaşımla bu turnuvanın lokasyonuna ve etrafında gezilecek yerlere doğru evrildi. ‘’Hani bir söz vardır ya İstanbul’da mekana Ankara’da insana gidersin diye’’ evet artık benim için de zaten sınırlı sayıda turnuvaya gidebileceğim için turnuva seçimimde lokasyon çok daha değerli. Temmuz ayındaki Avrupa’da yapılan turnuvaları incelerken bir turnuva dikkatimi çekti. 43. St.Veiter Jacques-Lemans-Open!

Zaten bir turnuvanın 43.sünün yapılması bana yeterince sürreal gelmişti. Turnuva linkini tıkladığımda ise sloganı ve fotoğrafları tam olarak beklentilerimi karşılayacak düzeydeydi. Schach und Urlaub yani Satranç ve Tatil! Kısa bir araştırmadan sonra, böylesine geleneksel bir turnuvada oynamak ve oraya gitmek için artık can atıyordum. Oraya nasıl gidilir, nerede kalınır ve nerede gezilir diye araştırırken bu turnuvanın lokasyonunun hem eşim hem de kızım için harika bir yer olduğunu fark etmem fazla zaman almadı. Artık geriye tek bir şey kaldı eşimi ikna etmek 😊 Tabi öncesinde araştırmamı yaptım ve doğru zamanda doğru pazarlama yöntemleriyle bu kısmı da aştıktan sonra kalınacak yerlere bakmaya başladık. Daha önce hiç gitmediğim ve kimseyi tanımadığım bir yere gideceksem birçok insanın olduğu gibi ”booking” üzerinden yer bakarım. Yerlerden birinde bir çiftlik, inekler, atlar, tavuklar, tavşanlar, çocuk havuzu, kum havuzu ve çocuk parkı olan bir yerin resimlerini Lidya’da gördükten sonra artık zaten başka bir yerde kalma şansımız yoktu ve sonuçta turnuva salonuna 10 dakika mesafede, çocuklu bir aile olarak tam da beklentilerimizi karşılayacak bir yerde konakladık. Yaklaşık Viyana’dan üç buçuk saat süren bir araba yolculuğuyla St.Veit’e vardık. Zaten yolda ne kadar farklı ve özel bir yere gittiğimizin farkına varmıştık. Carinthia bölgesinde bulunan St. Veit an der Glan şehrinin en ünlü markası ve aynı zamanda turnuvanın da ana sponsoru olan Jacques-Lemans saat markasıydı. Şehir Viyana’nın aksine genelde daha çok yerel ve Slovenya’dan gelen turistleri ağırladığı için İngilizce bilme oranı doğal olarak düşüktü. Sanırım Avusturya’ya taşındığımızdan beri en çok Almanca konuşmaya çabaladığım hafta oldu.

Kaldığımız yer, küçük ve sevimli bir köy hayatını andırıyordu. Tabi çiftlik hayvanları ve ev sahibimizin de Lidya’nın yaşına yakın torunları olması bizim çok işimize geldi. Zaten arabadan indiğimiz an oksijeni ve köy kokusunu buram buram hissediyorduk. İlk iki gün çok yoğundu. Çünkü yola çıktığımız günün akşamı bir maç ve ertesi gün çift tur birden olduğu için sadece yerleşmemiz için vakit vardı ve gezi planı 4.tur sabahı başlayacaktı. Hafta içi her gün tek tur ve maç akşam 19.00, yani organizatör de size rahat rahat gün içinde gezin akşam da turnuvaya gelin diyordu. Tabi biraz turnuva kısmından da bahsetmem gerekirse, en son ne zaman şehir değiştirip 9 turluk bir Open turnuva oynadığımı hatırlamıyorum. Sanırım pandemi öncesiydi. Viyana’daki ligler de çoktan tatile girmiş olduğu için uzun zamandır satranç oynama fırsatı bulamamıştım. Bu turnuva için farklı bir hazırlık yöntemi kullandım. Turnuvada önce 2-3 hafta boyunca çok yoğun bir şekilde spor yaptım ve satranç tahtasına mümkün olduğunca az bakmaya çalıştım, ama zihnimde sürekli bu turnuvayı oynuyordum. Sonuçta bu turnuva mı tatil mi hala bilmiyorum. Ama açıkçası turnuvadan da derece alma konusunda pek de bir beklentim pek yoktu. Çünkü gündüz genellikle eşim çalışacağı için kızımla ve sonrasında da ailecek vakit geçirecektik, akşam da turnuvaya gidiyordum. Kendi işlerimi ise gece turnuva bitince ya da sabah kalkınca yapmam gerekiyordu. O yüzden rakibime yeterince hazırlanamadan maça çıkacaktım. Zaten turnuva öncesi yoğun bir şekilde spor yapmamın sebebi de tam olarak buydu. 4-5 saat arası sürecek uzun maçlarda fiziksel ve mental açıdan diri olarak kalmam gerekiyordu. Madem açılışta avantaj elde edemeyeceğim, en azından oyunun sonunda rakibimden hem mental hem de fiziksel olarak daha üstün olmalıyım diye düşündüm.

Tabi ki bu yazımda çok da turnuva oyunlarımdan bahsetmek istemiyorum, ama ilk maçım gerçekten harikaydı ve gücün benimle olduğunu hissettim. Fevkalade bir şekilde oynamıştım ve rakibim ısrarla terk etmiyordu. Normalde bu tip şeyleri çok umursamam, turnuva ortamında olmak bana her zaman keyif verir, ancak o gün Türkiye – Hollanda çeyrek final maçı vardı ve turnuva salonundan çıktığınız an dev bir ekranda herkes maçı izliyordu. Sonunda mat ettim ve maçın yaklaşık ilk yarım saati geçmişti. Neyse en iyisi ilk yarıyı orada turnuva salonunun hemen önünde izleyip, ikinci yarıyı kaldığımız yerden izlemek benim için iyi fikirdi. Tam ekrana kilitlendiğim, nerede olduğumu unuttuğum bir anda Samet’in kafa vuruşuyla GOOOL! diye bağırdım ve herkesin bakışlarını üstümde hissedince 😊😊 Avusturya’da olduğumu ve bir tur önce onları elediğimiz hatırladım. Devre arasında da sessizce uzaklaştım. Birkaç tur sonra ilk turda oynamış olduğum rakibimle sohbet ederken Türkiye maçı için, gülerek, maçı hemen izlemeye gitmek için hızlı oynayıp hata yapmamı ya da berabere teklif etmeni umduğunu söyledi.
Eve dönerken, evet kısa bir yol ama köy yoluna girdiğim anda, orayı betimlemem gerekirse yolların bittiği, ışıkların yanmadığı hatta olmadığı, böcek sesleriyle sanki sonsuz bir boşlukta sürükleniyorsunuz gibi hissettiriyordu. O kadar sessiz ve karanlıktı ki gözleriniz açıkken bile kapalı olduğu hissini sizde uyandırıyordu.

Pazar günü çift turu da atlattıktan sonra artık gezi programı başlayabilirdi. Turnuvaya kendi kulübüm olan Donaustadt’dan da birçok sporcu katıldığı bazı günler onlarla beraber gezdik ve bana birçok konuda gerçekten çok yardımcı oldular. Yapılacak o kadar çok aktivite vardı ki, hepsini yapmak için zaman yetmezdi. İlk günkü rotamız Hallen- & Freibad St. Veit/Glan idi. Kısacası bir su parkı. Tabi kızım su kaydırakları ve seni dalgalarla sürükleyen havuzu görünce sevinç naralarına başladı. Kaç kere su kaydıraklarında beraber kaydık bilmiyorum. Tabi günün sonunda yani akşam turundan önce baygın vaziyetteydim. İkinci günkü rotamız tepede Langsee diye bir göldü. Tam bir inziva yeri. Küçük bir gölün etrafında çocuklu ailelere uygun tesisler var ve size en ilginç gelecek şey ise yerde hiç çöp yok. Üçüncü günkü durağımız ise Liebenfels Wasserweg idi. Bir doğa yürüyüşü yolun sonunda ise enfes bir şelale. Tabi ben terlikle geldiğim ve kızımıza bir buçuk saatlik tırmanmalı yürüyüşü yaptıramayacağımız için şelalenin aktığı yere arabayla gittik. O yolda küçükken izlediğimiz çizgi film Heidi’nin yaşadığı yerler zihnimde canlandı. Şelaleye vardığımız da ise gerçekten enfes bir doğa manzarası vardı. Son günümüzde ise en çok merak ettiğim yerlerden biri olan Wörthersee idi. Oldukça büyük ve popüler bir göl, her şeyin düşünülmüş olduğu enfes bir belediye tesisi. Tabi bu etkinlikleri seçerken 4 yaşında bir çocuğumuz olduğunu da göz önünde bulundurmak lazımdı ve onun için uygun olmayacak etkinliklere gitmedik. Ama her sene gidip sürekli farklı yerleri deneyimleyen bir satranç sever ekip de var.

Turnuvaya dönecek olursak, çok havadar, ulaşımı ve parkı kolay şehrin ruhuna uygun bir salonda keyifli bir şekilde turnuva oynuyorsunuz. Turnuvada yaş ortalaması oldukça yüksek ve turnuvanın keyifli müdavim amcaları var. 4.turdaki rakibim 1948 doğumlu ton ton bir amcaydı. Dört buçuk saatlik müthiş bir mücadelenin ve inanılmaz bir doğruluk yüzdesiyle oynadığımız maç berabere bitti. O an acaba o yaşta ben de hayatta olabilecek miyim ve böylesine bir mücadele gösterebilecek miyim diye derin düşüncelerin ardından rakibimi bütün samimiyetimle tebrik ettim. Turnuvayı 9 maçta 5 galibiyet 2 beraberlik ve 2 mağlubiyet ile başladığım yerin (22) üzerinde 8.olarak tamamladım. Hatta son tur ilk 3 için de iyi bir şansım da vardı, ama buradaki amcalar kesinlikle gençlerden daha iyi bir efor sarf ediyorlar.

Sonuç olarak hem turnuva hem de gezi gayet keyifliydi. Tabi daha da önemlisi kızım ve eşim de çok mutluydu ve birçok güzel anı ile beraber evimize döndük.
Leave a comment