Eğitim Sistemi, Proje Çocuklar ve Yeni Bir Türk Elit Satranççı Adayı

Her coğrafyanın ve her kültürün kendine özgü eğitim sistemleri vardır. Örneğin; birkaç yıl öncesine kadar her yerde Finlandiya eğitim sisteminin övgülerini görebilirdiniz. Burada eğitimin tamamen ücretsiz olması (bizdeki gibi özel okulların olduğu bir sistem yok), okullara yaya bir şekilde gidilmesi, ödev olmaması, çocukların özgür olması öne çıkan özellikleri. Temel eğitim ise 9 sene sürüyor. Böyle bir modelin Türkiye’nin her kesiminde uygulanması tabi ki pratik olarak olanaksızdır. Bazı özel okullar bunun popülerliğinden yararlanmak amacıyla Finlandiya eğitim sistemini uyguluyoruz diye iyi bir pazarlama sürecine girmiştir😊 Gerçi tüm Türkiye’deki her bölgenin aynı eğitim sistemi ile ilerlemesi de pek mantıklı değil ama bu tamamen başka bir konunun yazısı olabilir. Farklı ülkelerdeki eğitim sistemlerini karşılaştırırken nüfusta önemli bir kriter. Finlandiya’nın nüfusu yaklaşık 5,5 milyon. Peki dünyanın en kalabalık nüfuslu iki ülkesinden biri olan yaklaşık 1 milyar 380 milyon insanın yaşadığı Hindistan’da eğitim sistemi nasıl? Burada ise 5+3+2+2 sistemi şeklindedir. Bunlar sırasıyla; ilkokul, ortaokul, lise ve lise sonrası. Bazı kaynaklarda ortaokul iki sene, lise 3 sene olarak gözüküyor ve 8 yıl zorunlu eğitim var. Yaklaşık 9 milyon insanın yaşadığı Avusturya’da ise eğitim Türkiye’ye göre biraz daha erken başlıyor. Burada %90’lık kısım okul öncesinde eğitime başlarken Türkiye’de bu oran 16%’dır. Avusturya’da zorunlu eğitim ise 9 yıldır. 4 sene ilkokul, 4 sene ortaokul, 1+3 sene lise olarak söylenilebilir. Bu sistemlerin hangisi iyi, kötü ya da idealdir bu tabi ki coğrafya, kültür ve nüfusa göre değişkenlik gösterir. Hayatı bu olup sadece bu iş üzerine kafa yoran her ülkenin ilgili birimleri bu şekilde uygun görmüşler ve denip bozularak devam ediyor.

4+4+4

            Peki bu farklı bilgilerin bulunduğu sıkıcı girişi yaptıktan sonra Türkiye’deki eğitim sistemine gelelim. 2012 yılından sonra gündemde de çok tartışılan 4+4+4 sistemi getirildi ve bu sistem de ilk olarak 2007 doğumlu öğrenciler üstünde denendi. Eğitim sistemi değişikliklerinin üstünde denenmesi nedir, bunu bir 88 doğumlu olarak benim jenerasyonum iyi bilir. Çünkü hem ilkokuldan ortaokula geçerken hem de üniversite sınavına gireceğimiz sene iki defa tüm sınav sisteminin değişmesi, öncesinde yaptığınız tüm hazırlıkları etkiliyor. Ama tabi ki insanoğlunun doğası adapte olma üzerine, bir şekilde mevcut duruma da uyum sağlayıp devam etmeniz lazım. Türkiye gibi nüfusun yüksek olduğu ve sosyal ekonomik statünün büyük farklılıklar gösterdiği ülkelerde birçok elemeden ve sınavdan geçiyorsunuz. Birileri ilerlerken de diğerleri maalesef arkada kalıyor. Tabi bizim jenerasyonumuzda bu değişiklikleri algılayabilecek yaşta olduğumuz için kendi stratejimizi belirleyip mevcut kurallara göre devam edebildik. Ancak 2007 doğumlu okula henüz başlamamış çocuklar için bu görev doğal olarak ailelere düştü. Tabi benim de tam 2012-13 eğitim yılında ilk defa Galatasaray’ın ilkokulu, ortaokulu ve lisesinde çalışmaya başladığım için de eğitim sistemini daha dikkatli ve araştırmacı bir şekilde takip etmemi gerektirdi. Henüz parmak kasları tam gelişmemiş ve ilkokul için hiç de uygun olmayan çocuklar 1.sınıftaydı. Ve o zamanlar gündemde en çok olan konulardan biri de proje çocuklardı. Tabi bunun öncesi ve sonrası da var ama anneler ve babalar da inanılmaz bir yarışa girdi. Etkinlik üzerine etkinlik. Çocukları her konuda uzmanlaşmaya ve erken yaşta profesyonelleşmesi konusunda ailelerde gelen müthiş bir talep vardı. O zamanlar gündem 10000 saat kuralıydı ve erken yaşta bir işte uzmanlaşmaya başlamak da çok değerliydi. Tabi ki bunun çok da doğru olmayan koşullarda uygulanmasının belli olumsuz sonuçları da kaçınılmazdı.

Leonardo AI

İlkokul ve ortaokul çağındaki çocukların önceki jenerasyonlara göre çok daha farklı tarzda bir yaşamı var. Kendi dönemimde olan sabahçı-öğlenci yani 6 saatlik eğitim – öğretim hayatı yerine tam gün en az 8 saat okul. Okul sonrası özel dersler, hepsi en az bir enstrüman çalıyor, bilişsel ve fiziksel aktiviteler, spor okulları kısacası çocukların kendi başına geçirecek zamanının kalmadığı sürekli bir etkinlikten diğerine koşturduğu çılgın bir dönem. Yani bir çocuk sadece futbol oynamak istiyorsa sokakta mahalle arkadaşlarıyla top oynamak yerine futbol okuluna gidiyor. Tabi bunda İstanbul özelinde ya da diğer büyük şehirler için konuşacak olursak her boş olan yere kocaman binaların dikilmesinin ve sokakların artık daha güvensiz olmasının da büyük etkisi var. Şimdi çocukların bir haftasını değerlendirelim: Hafta içi her sabah kalkıyorlar 08.00 ya da 09.00’da okula gidiyorlar. Çocuk profesyonel bir yüzücü değilse genellikle okuldan önce bir aktivite yapmıyor ki yüzücü olmak ya da yüzücü bir sporcu anne babası olmak inanılmaz yorucu bir durum. Okuldan geldiklerinde tabi direk eve gelirlerse genellikle saat 17.00 oluyor. Eğer okul, eve uzakta bir yerdeyse bu saat değişebiliyor. Ardından fiziksel bir aktivite futbol, basketbol, tenis, jimnastik vs en az haftada üç gün. Daha ilgili ve muhtemelen bu yazıyı okuyacak ilgili ailelerde illaki çocuğun zorluk yaşadığı bir ya da iki dersten özel ders aldırıyorlar. Maalesef eğitim sistemimiz bu yönde. Çocuğun iyi olduğu değil de başarısız olduğu ya da sevmediği dersten özel ders alıp belli bir seviyeye çıkması lazım. Bence illaki özel ders alınacaksa çocuğun iyi olduğu ve sevdiği bir konu olmalı, aksi durumda çocuk için hayat daha da zorlaşıyor. Tabi bir de en az 8 saat ders okulda yeterli olmadığı için (!) okuldan her gün eve bir türlü bitmek bilmeyen ödevler geliyor. Hafta sonu yarışmalar, etkinlikler ve trafik tam gaz devam. Eğer günde trafikte iki saatten az geçirirseniz kendinizi şanslı hissediyorsunuz. Ortalama 8-9 saat de uyku deseniz çocuğun ne çocukluğunu yaşamaya ne sıkılmaya ne de ailesiyle ve arkadaşlarıyla kaliteli vakit geçirmesine zaman kalmıyor ve bu süreç sürekli devam ediyor. Tam bir karmaşa, tam bir yoğunluk. Peki ortalama bir çocuk ilk boşta kaldığı zaman ilk defa kendi zamanını yönetmeye başladığında ve bunun da maalesef bizim ona öğretmiş olduğumuz ergenlik döneminde başladığını varsayarsak bu çocuk en iyi ihtimalle arada sırada ders çalışacak ve yıllarca yönlendirilmiş olduğu bu etkinliklerden birini ortalama düzeyin üstünde yapacak. Tabi daha şanslı bir aileyseniz ve çocuğunuz da yaptığı etkinliklerde %1‘lik dilimdeyse muhtemelen yöneldiği şeylerde çok başarılı olacak ve sizin göğsünüzü kabartacak. Ama çok büyük bir ihtimalle bu maalesef olmayacak. Her sabah yollarda, okullarda yorgun küçük insanlar görebilirsiniz. Çocukların bazı durumlarda aşırı tepki vermesi, iletişim bozukluğu, saldırganlık ve geçimsizlik gibi ortaya çıkan davranışlarında ne yapacağız, biz senin için zaten her şeyi yapmıyor muyuz diye paniğe kapılan anne babalar. Peki bu konuda ne önerirsiniz diye sorarsanız. Her sene okuduğum, hatta çocuğum olduktan sonra yılda birkaç kez okuduğum ve tüm anne babaların da zaman zaman çocuğuyla bazı konularda çatışma yaşadığı durumlarda tekrar tekrar hatırlamasını önerdiğim Doğan Cüceloğlu’nun ‘Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur’ yazısını kendi yazımın sonuna bırakıyorum. Belli sıklıklarla okumanızı tavsiye ederim.

Her ne kadar eğitim sistemi olarak kendi jenerasyonumu şanssız olarak görsem de şimdi geriye dönüp baktığımda sokakta kendi başına arkadaşlarıyla oyun oynayan son jenerasyonlardan biri olduğum için kendimi şanslı hissediyorum.

            İlkokulda çalışmaya başladığım dönemde bir psikolog adayı olarak (o zamanlar hala öğrenciyim) en çok ilgimi çeken şeylerden biri de çocukları gözlemlemekti. Hep kendime şu soruyu sorardım: Acaba bu çocuklar 12 yıllık eğitim sisteminden sonra acaba nasıl olacak? Evet o tarih çok yaklaştı. Tabi ki nüfusun ve erken yaşta başlayan rekabetin yüksek olduğu ülkelerde büyük başarılara imza atan süper çocuklar çıkar. Ama bir devletin görevi ya da bir eğitim sisteminin amacı bence bu altta kalan çocuklar olmalıdır. Bu jenerasyondaki çocukların çoğu apartman üniversitelerine (!) gidecekler ve zamanında kendisi için özel okul, spor okulları, özel aktiviteler ve kıyafetleri kadar aylık harcanan parayı muhtemelen büyük bir çoğunluğu kazanamayacak ve kendi çocukları için kendilerine sunulan imkanları kendi çocuklarına sunamayacaklar. Tabi bu iyi mi kötü mü ya da olması gereken mi o da tartışılır. Sonuç depresyona girmiş yeni bir toplum.

            Biraz daha blogumun kendi özel konularına yaklaşacak olursak, satrançta son 10 yılın en popüler ve en çok genç jenerasyondan elit sporcu çıkaran ülkeleri aynı zamanda dünyanın en kalabalık iki ülkesi olan Çin ve Hindistan. Herkes Dünya Şampiyonu Çinli Ding Liren’i, Wei Yi’yi, Hintli genç yetenekleri 2006 doğumlu Gukesh’i, 2005 doğumlu Praggnanandhaa ve 2003 doğumlu Erigaisi konuşuyor ve takip ediyor. Ama bu sporcular parlarken, bu seviyelere gelmeye çalışan ve başaramayan ve sadece tek bir konuya odaklandığı için kendilerini başka konularda da geliştirmediklerinden dolayı kaybolan gençleri doğal olarak kimse bilmiyor. Maalesef nüfusun çok yüksek olduğu yerlerde insana verilen değer daha azdır ve daha kolay harcanabilir.

            Peki bizim bu sürekli etkinliğe giden, oyun oynamayı ve düşünmeyi bile profesyonellerden öğrenen proje çocuklardan satranç özeline geçecek olursak bizim çocuklarımız ne yaptı? Şimdi de bu jenerasyonda yetişen çok başarılı olmuş ve iyi örneklere odaklanalım. 2007 ve 2008 jenerasyonunu satrançta da ayrıca özel olarak yakından takip ettim. Tabi ki her ailenin çocukları belli bir spora başlatırken ki beklentileri farklı. Bazıları bakış açısına ve öğretim hayatına katkı olarak bakıp süreç odaklı olurken bazıları da devam eden sürece ve çocuğun ilgisi, başarısı üzerine daha sonuç odaklı olarak ilerliyor. Birçok farklı spor branşından genç sporcularla çalışmış biri olarak şunu çok rahatça söyleyebilirim ki; satranççı anne babaların bilinçlilik, farkındalık ve eğitim düzeyi birçok diğer branş sporcu anne babalarına göre çok ileri seviyede. Bu konu ile ilerleyen dönemde ayrıca yazmayı planlamaktayım. Son zamanlarda lise turnuvalarının sonuçlarına baktığımda birçok ortalama seviyenin üstü satrancı seven ve küçüklüğünden beri buna devam eden çocukların İstanbul’un en güzide okullarında okuduğunu görünce gerçekten çok memnun oldum. Hem en iyi okullara gidip hem de en az sevdikleri bir branşta da devam ediyorlar.

Peki elit satranççı adayı 2007 doğumlu en üst seviyedeki sporcularımız kimler: Eray Kılıç 2439 ve Adar Tarhan 2432 ELO’ya ve IM normlarına sahipler ve muhtemelen üniversite sınavına verecekleri öneme bağlı olarak da yakın zamanda GM olacaklar. Ayrıca yakın zamanda hayattaki önceliklerine bağlı olarak IM ya da GM olma potansiyeline sahip en az 3-4 sporcu daha var diyebiliriz. 2008 jenerasyonuna baktığımız da ise bu jenerasyon çok daha parlak. Son iki senenin Türkiye Kadınlar Şampiyonu bu jenerasyondan çıktı. 2023 yılında Ceren Tırpan ve 2024 yılında Elif Zeren Yıldız, her ikisi de WCM unvanına sahip. Erkek sporculara baktığımızda ise FM Bora Yarar 2373, IM Hasan Hüseyin Çelik 2417 ve FM Can Durak 2450 ELO’ya sahip ve GM olmaları için sadece doğru turnuvalarda oynamaya ihtiyaçları var. Tüm bu çocukların önceki paragraflarda bahsettiğim böylesine zorlayıcı bir tempoda muhtemelen en çok yükselecekleri sene de belki de satranç yerine lise için sınava hazırlandıklarını da düşünürsek gerçekten büyük bir iş başarmışlar. Tabi bu yaş grubunda çiçeği burnunda GM, son günlerin en popüler Türk sporcusu, elit seviyede satranç oynama potansiyeli belki de en yüksek olan GM Ediz Gürel’e de ayrı bir paragraf açmamız lazım.

            8 yaşından beri takip ettiğim ve müthiş bir satranç sevgisine sahip GM Ediz Gürel, geçtiğimiz günlerde Prag Challengers turnuvasını kazanarak müthiş bir başarıya imza attı. Her maç sonrası Chessbase India röportajlarından izlediğim kendini ifade ediş tarzı, akıcı ve anlaşılır İngilizcesi, biraz utangaç biraz heyecanlı ama yüzündeki samimi ifadesi beni satrançtaki başarısından daha da fazla etkiledi diyebilirim. O da röportajında satranca hafta içi sadece iki saat zaman ayırabilmesi bence eğitim sistemimizi kurgulayan kişilerin üzerine en çok durması gereken konulardan biri. Tabi bir satranç sever olmam dışında bir spor psikoloğu gözüyle de röportajlarını dinlerken destekleyici ve pozitif bir bakış açısına sahip bir aileye sahip olduğu da belli oluyor. Tabi en çok dikkatimi çeken kısım son tur öncesi GM olduktan sonra kutlamayı ve tebrikleri kabul etmeyi turnuva sonrasına bırakıp, şampiyon olma potansiyelini görüp önce son tura odaklanması. (Değinmeden geçemeyeceğim. Erwin L’Ami ile el sıkışıp GM olduğu andaki yüzünde oluşan o mutluluk ifadesi de enfes bir kareydi.) Bu size okurken ve izlerken çok kolay gelebilir ama içinde bulunduğunuz durumda inanılmaz zor bir şey. 11 turluk turnuvalarda birçok sporcunun 9 tur sonunda son GM normunu tamamlamasıyla GM unvanını alması ve son iki turda konsantrasyonunu kaybettiğini ve belki bir daha 2500 ratinge hiç ulaşamadığını görebilirsiniz. Tabi Ediz artık 2600’e yaklaşmış ve son birkaç yıldaki gelişim grafiğini incelerseniz de bugün olmasa sonraki turnuvalarda unvanı alacağı belliydi. Ama bu kadar gecikmesi de ayrıca stres yaratır. Bununla mental açıdan da gerçekten müthiş bir şekilde baş ettiği ve üstesinden geldiği belli. Ayrıca tüm hedeflerini adım adım koyması ve gerçekleştirmesi de ayrıca çok değerli. Önce GM olmak, sonra turnuvayı kazanmak, ardından 2600 olmak ve daha ilerisi… Tüm bunlar da zihinsel dayanıklılığının ne kadar ileri seviyede olduğunu gösteriyor. Tabi ki bunlar sadece dışardan gözlemlerimiz. Kendi içinde belki bambaşka fırtınalar kopuyor. Şimdi de Prag Challengers turnuvasını kazandığı için bir sonraki sene Masters kategorisinde oynayacak. Masters kategorisinde Dünya sıralamasında en üst seviye elit satranççıların oynadığı, yanlış hatırlamıyorsam daha önce hiçbir Türk sporcunun böylesine üst seviyede bir turnuvada oynayamadığı bir seviye. Muhtemelen ileriki adımlarını atması açısından çok önemli bir fırsat. Burada da ileride o seviyede nasıl mücadelece edeceğini henüz böylesine genç bir yaşta test etmesi için harika bir fırsat.

            Tabi 2007 ve 2008 jenerasyonundan sonra gelen potansiyeli çok yüksek genç sporcularımız var ve belki de bu sporcularımızdan çok daha büyük başarıları ile sahneye çıkacak. Ama bu çocukların böylesine bir eğitim sistemi ve böylesine zorlayıcı bir tempoda bir de büyük bir şehirde, karmaşada yaşayarak sadece tükenmişlik sendromuna girmeden zihinsel olarak sağlam kalmaları, normal ve sadece mutlu bir hayat sürmesi bile bence çok büyük bir başarı. Tabi bunun için ‘başarı’ ve ‘normal’ kavramlarını kendimize göre tanımlamamız gerekir.

            Sonuç olarak, bu yazıdaki yazdıklarımda odaklandığım kısım çocukların penceresinden oluşuyor ve onları anlamamız empati kurmamız lazım. Bazen de hayatın yoğun temposunda hayattan gerçekten ne istediğimizi ne beklediğimizi, çocuklarımızın ne istediğini ve nereye gittiğini göremeyebiliyoruz. Bazen sadece geriye yaslanıp durup bunun üzerine düşünmemiz ve kendimize sormamız gerekir: Ben ne istiyorum? Ben çocuğum için ne istiyorum? Çocuğum gerçekte ne istiyor? Biz tüm bunları neden yapıyoruz? İşin bir diğer boyutu da bunun aile boyutu. Hem bir baba olarak, hem de mesleki tecrübelerime ve gözlemlerime dayanarak o pencereden ileriki yazılarımda bakacağım.

Arama motoruna Doğan Cüceloğlu, Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur diye yazarsanız farklı kaynaklarda ulaşabilirsiniz. Ben de yazıyı aldığım linki ayrıca buraya bırakıyorum:

“Bir İnsanın Anavatanı, Çocukluğudur.” (Epictetus)

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı: – Hayrola, neden elimi öpmek istedin? – Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim. – Ne oldu, nasıl oldu? – Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti: – Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam? – Hayır, neden? – Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu. Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti: – Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın. – Radikal bir karar! – Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi eğiştirelim bunu. – Eşiniz ne dedi? – Hocam biliyor musun ne oldu? – Ne oldu? – Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.” – Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor! – Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi. – Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın? – İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım. – Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike! – İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim. – Eşiniz gelmek istemedi! – Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?” – Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz? – Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş. “Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık. “Çocuklar gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. ocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun! Doğan CÜCELOĞLU

Leave a comment